<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ÜÇ EKOLOJİ - Doğa, Düşünce, Siyaset</title>
	<atom:link href="http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ucekoloji.net</link>
	<description>Yeşil Politika ve Özgürlükçü Düşünce Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Sep 2010 20:22:57 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>ÜÇ EKOLOJİ &#8211; SAYI 8</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=7</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=7#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 21:01:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçindekiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[İlksöz
DOSYA – Yeşiller ve Sosyalizm

Tanıl Bora İle Söyleşi &#8211; Ümit Şahin
Parçalı Kimliklerin Yeşil Siyaseti &#8211; Ayşem Mert
Sosyalizm ve Eko Merkezcilik: Yeni Bir Senteze Doğru &#8211; Robyn Eckersley
Yeşiller İle Sosyalizmin Kesişme Noktası Anarşizm mi? &#8211; Ümit Şahin
Derek Wall İle Söyleşi &#8211; Üç Ekoloji
Ekososyalizmin Janus Başı ve Hayat-Memat Meselesi &#8211; Şadi İdem
Albert Statz ile Söyleşi &#8211; Üç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.ucekoloji.net/wp-content/uploads/2009/03/3e_8_k.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-226" title="3e_8_k" src="http://www.ucekoloji.net/wp-content/uploads/2009/03/3e_8_k.jpg" alt="" width="183" height="259" /></a><a href="http://www.ucekoloji.net/?p=231">İlksöz</a></p>
<p><strong>DOSYA – Yeşiller ve Sosyalizm<br />
</strong></p>
<p>Tanıl Bora İle Söyleşi &#8211; Ümit Şahin</p>
<p>Parçalı Kimliklerin Yeşil Siyaseti &#8211; Ayşem Mert</p>
<p>Sosyalizm ve Eko Merkezcilik: Yeni Bir Senteze Doğru &#8211; Robyn Eckersley</p>
<p>Yeşiller İle Sosyalizmin Kesişme Noktası Anarşizm mi? &#8211; Ümit Şahin</p>
<p>Derek Wall İle Söyleşi &#8211; Üç Ekoloji</p>
<p>Ekososyalizmin Janus Başı ve Hayat-Memat Meselesi &#8211; Şadi İdem</p>
<p>Albert Statz ile Söyleşi &#8211; Üç Ekoloji</p>
<p>Alman Yeşilleri’nde Tartışmalara Realo Bakış &#8211; Helmut Lippelt</p>
<p>Marx’ın Ekolojisizliği: Marksizm ve Çevrecilik &#8211; Dilaver Demirağ</p>
<p>Sosyalistler Yeşil Politikaya Nasıl Bakıyor? &#8211; Fikret Başkaya-Roni Margulies-Stefo BenlisoyMehmet Horuş-Gülsüm Önal</p>
<p><strong>POLİTİKADAN DÜŞÜNCEYE</strong></p>
<p>Oktay Demirkan İle Söyleşi &#8211; Ümit Şahin</p>
<p><strong>YEŞİL DÜŞÜNCE KLASİKLERİ</strong></p>
<p>Bir Alternatif Çağrısı &#8211; Joseph Beuys</p>
<p><strong>KİTAP</strong></p>
<p>Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya &#8211; Süleyman Yılmaz</p>
<p><em>ISBN: 978-605-5895-14-3<br />
BARCOD: 9786055895143<br />
SAYFA SAYISI:192<br />
FİYAT: 10 TL</em></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=7</wfw:commentRss>
		<slash:comments>55</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlksöz (Sayı 8)</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=231</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=231#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Aug 2010 20:21:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlksöz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=231</guid>
		<description><![CDATA[Üç Ekoloji&#8217;nin 8. sayısında ilk kez &#8216;neredeyse&#8217; bir özel sayı yapıyoruz. Bu özel sayının konusunun “Yeşiller ve Sosyalizm” olması şaşırtıcı değil elbette. Yeşil hareketin kırk yıllık tarihinde bundan daha çok tartışılmış, hareket içinde bundan daha çok çatışma nedeni olmuş, üzerinde daha çok yazı yazılmış konu azdır. Üç Ekoloji&#8217;de bu konuya ilk kez derli toplu eğilmeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üç Ekoloji&#8217;nin 8. sayısında ilk kez &#8216;neredeyse&#8217; bir özel sayı yapıyoruz. Bu özel sayının konusunun “Yeşiller ve Sosyalizm” olması şaşırtıcı değil elbette. Yeşil hareketin kırk yıllık tarihinde bundan daha çok tartışılmış, hareket içinde bundan daha çok çatışma nedeni olmuş, üzerinde daha çok yazı yazılmış konu azdır. Üç Ekoloji&#8217;de bu konuya ilk kez derli toplu eğilmeye karar verdiğimiz zaman ortaya kapsamlı bir dosya çıkacağını biliyorduk. Ama böyle olunca bu sayıda başka pek bir yazıya yer kalmadı.</p>
<p>Dosya yazılarımız dışında sadece olmazsa olmaz iki köşemize yer ayırabildik: Yeşil düşünce klasiklerinde Almanya&#8217;nın öncü sanatçılarından Joseph Beuys&#8217;un Alman Yeşilleri&#8217;nin kuruluş sürecinde önemli yeri olan 1978 tarihli bir manifestosuna yer verdik. Bu sayının büyük “politikadan düşünceye” röportajında ise Türkiye&#8217;de çevre hareketinin en eski ve saygın isimlerinden Oktay Demirkan&#8217;ı ağırladık. Bu yazılar dışında 8. sayımız tamamen Yeşiller ve Sosyalizm dosyasından oluşuyor.</p>
<p>Dosyanın içeriğine gelince&#8230; Öncelikle üç orijinal söyleşiden söz etmemiz gerekiyor. Bu özel söyleşilerin ilkini Türkiye&#8217;de “Yeşiller ve Sosyalizm” konusunu ilk kez gündeme getiren ve bu konuda bir de kitap yazan Tanıl Bora ile yaptık. Tanıl Bora 20 yıl önceki durumla bugünün karşılaştırması ve solun yeşil politikayla ilişkisi hakkında zihin açıcı yorumlarda bulundu. İngiltere ve Galler Yeşil Partisi&#8217;nin eski eş sözcülerinden Derek Wall kendisiyle yaptığımız söyleşide yeşil bir ekososyalist olarak güncel politikada solla yeşillerin ilişkisi açısından ilginç değerlendirmeler yaptı. Alman Yeşilleri&#8217;nin sol kanadından Albert Statz&#8217;la yaptığımız söyleşi ise dünyada bu konudaki parti içi ayrışmaların en iyi bilinen örneği olan Alman Yeşilleri&#8217;nde yeşillerle sosyalistlerin ilişkisine dair içeriden gözlemlerle dolu: Hem tarihsel, hem de güncel bir bakışla&#8230;</p>
<p>Alman Yeşilleri&#8217;nin “realo” kanadından Helmuth Lippelt&#8217;in yazısını da Albert Statz söyleşisiyle birlikte okumak gerekli. Aynı partinin iki rakip kanadından aynı dönemin değerlendirmesini ardarda okumak dönemi ve yeşil hareket içindeki sosyalizm tartışmasının kökenlerini anlamak için iyi bir şans.</p>
<p>Dosya yazılarımız içinde Robyn Eckersley&#8217;in temel öneme sahip “Sosyalizm ve Eko-merkezcilik” yazısını da Ayşem Mert&#8217;in, Dilaver Demirağ&#8217;ın ve Şadi İdem&#8217;in yazılarıyla birlikte değerlendirmek gerek. Yeşil taraftan yapılmış bu kadar detaylı Marksizm (ve ekososyalizm) eleştirileri Türkiye&#8217;de  bir ilk çünkü. Ümit Şahin&#8217;in yeşillerle sosyalizmin tarihsel kesişme noktasının anti-Marksist ve anarşist olduğu iddiasında bulunduğu yazısı da dosyaya yapılan özgün katkılardan bir diğeri.</p>
<p>Üç Ekoloji&#8217;nin sosyalizm dosyası her ne kadar ağırlıklı olarak yeşil (ve yeşil ekososyalist) taraftan gelen katkılardan oluşuyorsa da, soruşturma bölümünün de Türkiye&#8217;nin bazı önde gelen sosyalist yazar ve aktivistlerinin konu hakkındaki görüşlerini yansıtması açısından son derece ilgi çekici olduğunu düşünüyoruz. Soruşturma bölümü dosyamızı bir tür diyaloğa dönüştürüyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;de yeşil politika ilk kez daha çok sosyalistler tarafından savunuldu, yeşil düşünce de sosyalistlerin başlattığı bir tartışma olarak gündeme geldi. Üç Ekoloji&#8217;nin ilk sayısında Melih Ergen Türkiye&#8217;de yeşillerin en önemli eksiğinin Marksizmle hesaplaşmasını tamamlamaması olduğunu söylemişti. Bu görüşün bir dönem için belirleyici olduğu aşikar. Ama biz bugün yeşil düşüncenin sosyalizm karşısında savunmada olduğu fikrine katılmıyoruz. Tam tersine bugün zeminini kaybetmeye başlayan sosyalist ve Marksist akımların yeşil düşünceyle ve yeşillerin ortaya koyduğu politik gündemle hesaplaşması gerekiyor.</p>
<p>Dünya ve insanlık nihai bir yol ayrımında. Ekolojik yıkım artık bir öngörü değil. Yeşiller son kırk yıldır sömürü, mülkiyet ve paylaşım sorunlarının ötesine geçip bu yıkımdan kurtulmak için yeni düşünceler ve politik araçlar geliştiriyorlar. Geçen yüzyılı belirleyen sosyalist fikriyatın yeşil düşünce karşısında kendini yenilemesi bile yeterli olmayabilir artık.</p>
<p>Üç Ekoloji&#8217;nin bu özel sayısı böyle bir iddianın dışa vurumudur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=231</wfw:commentRss>
		<slash:comments>63</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>REBECCA HARMS İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=29</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=29#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Feb 2009 22:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Ekoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=29</guid>
		<description><![CDATA[

“Bizim ‘Eski Avrupa’da Düştüğümüz Hatalara Düşmemelisiniz”
Üç Ekoloji: Nükleer karşıtı hareketin geçmişine baktığınızda 1970lerden beri nelerin değiştiğini görüyorsunuz?
Rebecca Harms: Avrupa ülkelerinin büyük kısmı nükleer enerji kullanımını reddediyor. Bu reddediş, büyük ölçüde Çernobil felaketi deneyiminin ve nükleer karşıtı hareketin hiç ara vermeden sürdürdüğü çabaların sonucu. Böylece insanlar ciddi bir nükleer kaza olması riskinin varolduğunu hiçbir zaman unutmadılar. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>“Bizim ‘Eski Avrupa’da Düştüğümüz Hatalara Düşmemelisiniz”</strong></p>
<p><strong>Üç Ekoloji:</strong> Nükleer karşıtı hareketin geçmişine baktığınızda 1970lerden beri nelerin değiştiğini görüyorsunuz?</p>
<p><strong>Rebecca Harms: </strong>Avrupa ülkelerinin büyük kısmı nükleer enerji kullanımını reddediyor. Bu reddediş, büyük ölçüde Çernobil felaketi deneyiminin ve nükleer karşıtı hareketin hiç ara vermeden sürdürdüğü çabaların sonucu. Böylece insanlar ciddi bir nükleer kaza olması riskinin varolduğunu hiçbir zaman unutmadılar. Otuz yıldır süren araştırmalardan ve yatırılan milyarlarca avrodan sonra bile, nükleer atık sorununa bir çözüm bulunabilmiş değil. Avrupalıların çoğu radyoaktif atıkların yüzbinlerce yıl güvenli ve kapalı bir yerde saklanabilmesinin son derece güç olduğunu düşünüyor. <span id="more-29"></span><strong> </strong></p>
<p>Ayrıca sivil denilen nükleer teknolojinin askeri kullanımı ihtimali hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılamaz. Dolayısıyla sadece devletlerin elindeki nükleer silahlar değil, nükleer terörizm de nükleer enerjinin kulanımına karşı çıkmamızın önemli bir nedeni.</p>
<p><strong>3E: </strong>Nükleer lobinin<strong> </strong>ısrarla kurmaya çalıştığı iklim değişikliği – nükleer enerji bağlantısı nükleer karşıtı hareketin stratejilerini nasıl etkiliyor?</p>
<p><strong>R. Harms:</strong> Nükleer teknolojinin sözünü ettiğimiz riskleri iklim değişikliğiyle birlikte daha az ve önemsiz hale gelmiş değil. “Nükleer rönesans” çağrısı yapanlar bir riski başka bir riski artırarak çözmeye çalışıyorlar. Bu da küresel ısınmaya daha akılcı ve sürdürülebilir bir çözüm bulunmasını zorlaştırıyor.</p>
<p><strong>3E: </strong>İngiliz hükümetinin nükleere dönme yolundaki adımlarını nasıl karşılıyorsunuz?</p>
<p><strong>R. Harms:</strong> İngiltere’de nükleer santrallara karşı güçlü bir hareket var. Atık sorununa da hiçbir çözüm bulabilmiş değiller. İngiltere’deki nükleer endüstri, santrallerin faaliyetine son verilmesi ve yıkılması esnasında, ya da atıkların depolanması noktasında finansman sağlamış değil. Bu noktada hükümet ancak vatandaşlardan aldığı vergilerle bunları yapmak durumunda.</p>
<p>Üstelik bir kaç yıl önce, Kraliyet Komisyonu nükleer santrallerin çevresinde yaşayan halkın arasında kan kanseri olan gruplar buldu. İrlanda Denizi’nde Windscale-Sellafield santralinden kaynaklanan ciddi bir radyoaktif kirlilik yaşanıyor -ki burada 1957’de ‘sivil’ nükleer teknoloji tarihinin en büyük kazalarından birisi ve sadece iki sene önce ciddi bir sızıntı riski daha yaşanmıştı. Tabii British Energy tüm bunların sonucunda ciddi bir finansal kriz yaşıyor.</p>
<p><strong>3E: </strong>Endüstrileşmiş ülkelerle endüstrileşmemiş ülkeler arasında sizce nükleer karşıtı hareketlerin stratejileri arasında bir farklılık var mı? Yerel hareketler bu bağlamda nereye konulabilir?</p>
<p><strong>R. Harms:</strong> Her hareket bir diğerinden farklıdır. Benim tecrübeme göre nükleer karşıtı kampanyaların başarısı şunlara bağlı: Güçlü yerel grupların varlığı, iyi hazırlanmış kanıtlar ve santralın yapılması planan bölgede yerel örgütlenme.</p>
<p><strong>3E:</strong> Türkiye’de 40 yılı aşkın bir süredir nükleer santal planları yapılıyor. Nükleer karşıtı hareket ve nükleer endüstrinin genel olarak güç kaybetmesi sonucunda bu planlar henüz gerçekleştirilmedi. AKP hükümeti, buna rağmen konuyu gündeme getirmekte ısrarlı. Türkiye’deki nükleer karşıtı harekete bir mesajınız var mı?</p>
<p><strong>R. Harms:</strong> Herşeyden önce Türkiye’de nükleer karşıtı olmanın sebeplerinin değişmiş olduğunu düşünmüyorum. Riskler kırk sene önce neyse, şimdi de o. Karadeniz kıyılarında yaşayan Türkiye vatandaşları, nükleer serpintinin topraklarını ve tarlalarını kirletmesinin verdiği şok edici tecrübeyi yaşadılar. Ayrıca deprem tehlikesi Türkiye’de herhangi bir nükleer santral yapılmasını iyice mantıksız hale getiriyor. Japonya geçen yaz yaşadığı depremden sonra, aldığı tüm güvenlik önlemlerine rağmen ülkenin en büyük nükleer santralinin ciddi bir hasar görmesi nedeniyle nükleer enerjinin sürdürülebilirliği iddiasını gözden geçirmek zorunda kaldı. Çünkü tüm önlemler yetersiz kaldı.</p>
<p>İkinci önemli nokta ise şu: Alternatifiniz o kadar çok ki! Sürdürülebilir enerjiler için çok büyük potansiyeli var Türkiye’nin. Elbette enerji verimliliği ve tasarrufu anahtar çözümler. Ama sürdürülebilir enerjiler, özellikle güneş ve rüzgar enerjilerinin de mahsullerini toplayabilirsiniz. Türkiye’deki nükleer karşıtı hareket öncelikle inanılmaz büyüklükteki risklere odaklanmalı. Ayrıca sadece sürdürülebilir enerjilerin sağlayabileceği istihdam ve gelişme etkilerine de vurgu yapılmalı. Türkiye büyük ve yükselişte olan bir ülke. Bizim ‘eski Avrupa’da düştüğümüz hatalara düşmemelisiniz.</p>
<p><strong>3E:</strong> Yeşil hareketlere dönecek olursak, sizce bu bağlamda dünyada ve Avrupa’da neler değişti? Özellikle de iklim-nükleer eksenini göz önünde tutacak olursak&#8230;</p>
<p><strong>R. Harms</strong> Kişisel olarak benim nükleer karşıtı hareketlerle ilgili tecrübem Avrupa’yla sınırlı olduğundan ancak bu açıdan değerlendirme yapabilirim. Hareketlerin daha güçlü ya da zayıf olduğu zamanlar vardır. Özellikle nükleer karşıtı hareketin en güçlü olduğu zamanın 70’ler olduğu söylenebilir. Ama o zamandan beri, Çernobil’in de etkisiyle Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin tümünde yalnızca bir santral inşasına başlandı: Finlandiya’daki Olkiluoto santrali. Görüleceği üzere hareket başarıya ulaştı. Teknik ve finansal sorunlar sebebiyle tüm dünyada santrallerin sayısı azalıyor. Bu güne kadar ‘nükleer rönesans’ denilen şey bir bilimkurgudan öteye geçmiş değil.</p>
<p>Nükleer endüstrinin küresel ısınmayla bağlantılı olarak kirli ve tehlikeli teknolojilerini yeniden pazarlama girişiminde bulunmasının bize yeni zorluklar çıkardığı doğru. Ama bizim de sağlam argümanlarımız var ve eski bir dünyanın modası geçmiş fikirleriyle mücadele etmeye devam etmek zorundayız.</p>
<p>Aynı zamanda Avrupa Parlementosu’nun Yeşil parlementerlerinden birisi olarak şunun altını çizmek isterim: Yeşillerin Meclis’te olması iyi bir şey. Nükleer enerji üretimine son vermeye karar veren Avrupa ülkelerinde Yeşiller hükümetlerin bir ortağıydı. Yeşil bakanların zaman zaman istediğimizden fazla ödün vermek zorunda kaldıkları doğru, ama unutmamalıyız ki hükümetteki ve hatta muhalefetteki Yeşil milletvekilleri ekolojik ve sürdürülebilir stratejilerin ortaya atılmasını sağlıyorlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=29</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>‘EKOLOJİ’, ‘ÇEVRE’YE TOSLAYINCA&#8230;</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=211</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=211#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Feb 2004 22:00:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tartışma]]></category>
		<category><![CDATA[Tahir Çalgüner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=211</guid>
		<description><![CDATA[Tahir Çalgüner*
Tüm dünyada, ekolojist bakış açısının egemen olmaya başladığı, mekan planlama kuramının ve pratiğinin temelden sorgulandığı bir dönemde &#8220;çevre&#8221; kavramı, iki boyutlu ve edilgen yapısından uzaklaşmaktadır. Ekoloji biliminde ve yönetiminde modellerden teorilere giden dev bir sıçrama söz konusudur. Bir coğrafya parçasının ekonomik-sosyal gelişmesini ve ekolojik değerlendirmesini aynı anda hesaba katan böyle bir kaotik yaklaşımın sosyal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tahir Çalgüner*</strong></p>
<p>Tüm dünyada, ekolojist bakış açısının egemen olmaya başladığı, mekan planlama kuramının ve pratiğinin temelden sorgulandığı bir dönemde &#8220;çevre&#8221; kavramı, iki boyutlu ve edilgen yapısından uzaklaşmaktadır. Ekoloji biliminde ve yönetiminde modellerden teorilere giden dev bir sıçrama söz konusudur. Bir coğrafya parçasının ekonomik-sosyal gelişmesini ve ekolojik değerlendirmesini aynı anda hesaba katan böyle bir kaotik yaklaşımın <strong>sosyal bilim</strong> alanında olduğu kadar, ‘kamu yönetimi’ alanında da yeni yansımalarının olması kaçınılmazdır.</p>
<p>Ancak; bu gelişim süreci bizi başka acı ve <strong>çıplak</strong> gerçeklerle yüzleştirmektedir. ‘Çevre’ ile ‘ekoloji’ bilimini aynı kefeye koyan katı bir akademik yaklaşım, başlı başına bir ekolojik felakete yol açacak statik bir zihni birikimi içerisinde taşımaktadır. Buradaki kurnaz kaygı; kavramın öz Türkçesini bulmaktan ziyade bir zihniyetin başât göstergesidir. Bu bağlamda, yeni tanımlama; sosyal ekoloji ve fiziksel ekolojiyi de kapsayacak şekilde <em>bir toplam ekoloji biliminin</em> içeriğindeki paradigma değişikliği, daha doğru bir yaklaşımdır. Farklı nesneye ve bilgi kuramına sahip iki bilim alanının bütünleştirilmesi konusu eklektik olarak ele alınamaz.</p>
<p>Zaten, <strong>‘çevrebilim’</strong> olarak yanlış anlamda savunulan bu güdük görüşten kastedilen <em>‘</em><strong>biçim bilim</strong><em>’</em>dir. Normatif bilimle oynanır, ama gerçek bilimle asla. Geleneksel bilim ve özellikle sosyal bilim anlayışımız ile bir ekolojinin tanımlanması, ekolojik süreçlerin anlaşılması, dünyada ve kıta Avrupasında terk edilen bir görüştür.</p>
<p>Geleneksel bilim anlayışının gerçekleri (fenomenleri) doğrusallaştırmaya yönelik geliştirdiği <strong>analitik </strong>yöntemlerin, özellikle ekoloji bilimi gündeme geldiğinde, yetersizliği ortaya çıkmaktadır. ‘Ekoloji’ gibi düşünmeden, doğanın birikimsel taşıma kapasitesini, ekosistemin sınırlılıklarını ve gelişim kapasitesini anlamadan yapılan bilinçsiz <strong>(‘akılcı’</strong> olması önemli değildir) her türlü mekan planlama faaliyetinin, ekolojik çöküntüyü hızlandırma tehlikesi vardır.</p>
<p>Ekoloji biliminin hızla gelişmesi (çoklu neden-çoklu sonuç ilişkisi) geleneksel bilim anlayışımızı ve kullandığımız analitik yöntemlerin işlevsizliğini artırmaktadır. Geleneksel bilim bu anlamda ileride bilim felsefesinin eleştiri konusu olmaya namzettir. Ne yazık ki; gerçeklerin peşinden koşan bilim, gerçeklerin gerisinde kalmıştır. Önde giden teknoloji olsa gerek!</p>
<p>Bu bağlamda <strong>&#8220;Ekoloji Planlanamaz&#8221;.</strong> Ekosistem yaklaşımlarında, sistemik yöntem denemelerinde bilinçsiz ‘planlı yaklaşımların’ yeri yoktur. Ekolojiyi ve ekosistemi ancak algılayabiliriz ve belki de bu sürecin planlamasında, kamu yöneticileri ve plancılara düşen; insan davranışlarının ve her türlü ekonomik-mekansal-sosyal eylemlerinin ekolojik süreç içindeki etkilerinin yorumlanması ve gelişime etkilerinin saptanmasından ibarettir. Ekolojiye müdahale; yanlış mekanda, fonksiyonda, zamanlamada ve yanlış sektör kararlarını içeren (<em>masculer</em>) pozitivist bir planlama eylemi olarak görülmemelidir. <em>“Öğrenen sistem” (herhangi bir ekosistem)</em> hakkındaki <strong>belirsizlikleri </strong>anlamak, sistemi gözlemek ve bir süreç içerisinde, yorumlamaya olanak sağlayıcı bir <strong>bilgi</strong> ile mümkündür (Hermenutik Yaklaşım). Doğa zaten kendi kendini yönetir. Ama insan populasyonu ve yerleşmelerinin yönetilmeye ihtiyacı vardır. Gelişmiş ekolojik kirlilik, izleme, denetleme ve simulasyon sistemlerinden alınacak bilimsel çıktıların yorumlanmasına yönelik olarak, çevresel otoriteler ve (gelişmeci) planlama otoritelerinin örgütlenmesine olanak sağlayacak yeni bir (ortaklaşa) yönetim ve <strong>planlama</strong> anlayışı gereklidir. Tavşanlarla tilkiler arasındaki interaktif yaşam dizgesinde bir insanın taraf tutmasının traji-komik sonuçları ortadadır. Bu noktada; ekolojik sisteme yönelik bir yöntemin ve yönetim aracının geliştirilmesi aşamasında üst ölçekli mekan planlaması paradigmalarının değişen anlamı kurgulanmadan yapılan her çalışma; (yasal düzenlemeler de dahil) geçmişin <em>betimleyici</em> bir tekrarından başka bir anlam ifade etmez. Bir ekosistem, özelliği gereği ne idari sınırları, ne planlama sınırlarını ne de <strong>‘çevre’</strong>yi tanır. İçinde gizli bir <em>mekansallığı</em> ve <em>sürdürülebilirliği</em> barındırmaktadır.</p>
<p>Şimdi, dev bir felsefe adamına kulak verelim;</p>
<p><em>“Akıl ve doğa, ikisi de ayrı ayrı bağımsız bir yapıya sahip. İki anlayışta içinde büyük özürler taşıyor. Ne doğanın ne de aklın ve <strong>bilimin enayisi</strong> olmamalı. Aklın enayisi olmak, akıl ve analitik bilim adına insan yaşamının ve düşüncesinin yoksullaşıp kirlenmesine yol açabildi. Böylesine tanrısallaştırılmış akıl, akıldışı sonuçlar açtı başımıza. Gerçekte hem doğa dışımızda bağımsız, hem de içimizde bizle birlikte. Doğa bizle birlikte kendini değiştirmekte&#8230;Neyin doğaya uygun neyin aykırı olduğunu nereden biliyoruz? İnsan merkezli bir doğa anlayışını bırakalım savı, insan merkezli bir sav değil midir? Siz kendi çevre anlayışınızı doğal buluyorsunuz da, karşınızdakinin ekoloji anlayışını neden doğal bulmuyorsunuz</em>?<em>”</em> (<strong>Ahmet İnam</strong>; Doğa ve Akıl, 1994)</p>
<p>Doğanın ve aklın enayisi olmamak, sanırım empati bilinci ve sessizlik içinde, <strong>farkındalığın farkına varmak</strong> felsefi becerisini de gerektiriyor&#8230;</p>
<p>Bütün köklü öğretilerin özünde sevgi ve iyi niyet yatar. Bilinçten yoksun bir evrende yaşıyor olabilir miyiz? Lineer bir bilim anlayışının ötesinde, eşyanın gerçek doğasını fark etmemizi sağlayan bir içgörü ve üst bilinç ile temellendirilmiş <strong>hologramik </strong>bilim anlayışı, ekoloji biliminin anahtar kavramıdır. Ekosistem empatisine dayanan bir çevre ahlakı savunuculuğu, alan bilgisi gerektirdiği gibi, pozitivist-Kant’çı bilimsel etik anlayışından farklı bir felsefi açılımı da gerekli kılıyor.</p>
<p>Tanrı taşta uyur, çiçeklerde rüya görür, hayvanlarda uyanır, insanlarda uyandığının bilincine varır (Tao). Sevgi ve ruhsal bilinçle seyreltilmiş akılcı bir bilim vizyonu, eko-küre için bir umuttur.</p>
<p><em>Aksi takdirde</em>; anlama <strong>‘can’ </strong>katan, Trabzonlu <strong>‘hamamcı’</strong> fıkrasında anlatıldığı üzere; Karadeniz’deki kirlilikten dolayı hamsinin azalmasından paniğe kapılan <strong>Temel’in</strong>, hamamcı arkadaşıyla, hamamda tuz takviyeli kurna suyuyla hamsi çiftliği kurma projesinde olduğu gibi, bir <em>çevre sorununu</em> önlemeye çalışan bu iki kafa-darın bir başka <em>ekolojik yıkıma</em> sebebiyet vermesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Eko sistem yaklaşımına dayalı bir planlama söylemi, bu açıdan bakıldığında ne ukala, empati yoksunu çevre bilimcilerine, ne tüccar akademisyenlere, ne de sayısız takıntıları olan soluk yüzlü sığ <strong>kent bilimcilerine</strong> bırakılmayacak kadar ciddi bir olgudur. En önemlisi de bir ‘ruhsal-duygusal olgunluk’ ve algılama durumudur.</p>
<p><em>* Araştırma Görevlisi, G.Ü. Mühendislik Mimarlık Fakültesi</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=211</wfw:commentRss>
		<slash:comments>108</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İLKSÖZ (SAYI 2)</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=148</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=148#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Feb 2004 22:00:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[İlksöz]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Ekoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[Aldo Leopold’un, klasikleşen “Toprak Etiği” yazısını okurken, önce çok iyi bildiğiniz, hatta aşılmış bir takım düşüncelerle karşılaştığınız hissine kapılabilirsiniz. Eğer dünyada bugüne dek oluşan tüm düşünce birikiminin süzgecinden geçirip bakarsanız, 1949’da yayımlanan bu yazı sadece ‘orijinal’ ve ‘klasik’ olması nedeniyle önem taşırmış gibi görünüyor. Öyle ya, çevreci düşünce denen alan bundan çok çok daha radikallerini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aldo Leopold’un, klasikleşen “Toprak Etiği” yazısını okurken, önce çok iyi bildiğiniz, hatta aşılmış bir takım düşüncelerle karşılaştığınız hissine kapılabilirsiniz. Eğer dünyada bugüne dek oluşan tüm düşünce birikiminin süzgecinden geçirip bakarsanız, 1949’da yayımlanan bu yazı sadece ‘orijinal’ ve ‘klasik’ olması nedeniyle önem taşırmış gibi görünüyor. Öyle ya, çevreci düşünce denen alan bundan çok çok daha radikallerini görmüştür, doğanın tüm unsurlarını, hatta ‘Gaia’yı kendi değeri içinde insanla aynı, hatta üstün tutan felsefeler beslemektedir artık yeşil düşünceleri. O halde ‘ekomerkezci’ de olsa toprağa bir kullanım değeri atfeden bu görüş ancak “kolay hazmedilebilir” olması nedeniyle benimsenebilir.</p>
<p>Bir de son yapılan orman yasası değişikliğine bakalım: Kestaneler ve akçaağaçlar orman ağacı sayılmıyor. Günahları ne, belli değil. Tarımsal üretim, bırakın üreten için geçimlik olma niteliğini, ekonomik olma niteliğini bile kaybetmiş, üretimin yapıldığı toprakla hiçbir bağı kalmayan bir ‘sermaye’nin herhangi bir kâr aracı haline gelmiş durumda. Korumak için milli park yapılmış vadileri (mesela Munzur) sular altında bırakacak, korumayı amaçladığı hayvanların ve bitki türlerinin yaşam alanlarını ortadan kaldıracak, koskoca bir coğrafyayı yok edecek baraj projeleri yapılıyor, üstelik bu yok edilecek coğrafyada yaşayan insanların bir bölümü tarafından da ekmek kapısı olarak görülüyor.</p>
<p>Doğayı ekonomik olması dışında hiçbir anlamda düşünmeyen bu örnekler arttırılabilir. Karşı da çıksak, yandaş da olsak artık düşüncemize parasal bir gerekçe bulmamız, bir de ekonomik açıdan uygun bir ‘alternatif’ üretmemiz gerekiyor. Bu örneklerin hepsinin ortak paydası zaten ‘uygar toplum’un temeli olan kentli(leştirilmiş) tüketici insan için doğanın artık neredeyse kullanım değeri bile kalmamış bir baş ağrısına dönüşmüş olması. Leopold’un ta 55 yıl önce dediği gibi:</p>
<p><em>“Modern insanın toprakla hiç bir hayati ilişkisi yok. Ona göre toprak şehirler arasında kalan, üzerinde ekinlerin yetiştiği bir alandan ibaret. Modern insanı alıp da bir günlüğüne bir toprak alana atsanız, eğer bu alan ‘manzara’ seyredilebilecek ya da golf oynanabilecek bir alan değilse burada ölesiye canı sıkılır. Eğer ki ekinler, tarım yerine hidroponik, yani topraksız bir şekilde yetiştirilebilecek olsaydı, bu da modern insanın çok hoşuna giderdi. Ahşap, deri, yün ve diğer doğal toprak ürünleri yerine sentetik olanları kullanmak da ona asıllarından daha iyi geliyor. Kısacası o büyüdü ve toprak ona ‘küçük geliyor’ artık.”</em></p>
<p>Modern insanın başka bir türü, doğayı seven, onun var olmasına önem veren ve kendi varlığıyla onun varlığı arasındaki örtüşmeyi hisseden bir türü var bir de.  Bu türe doğa korumacı, çevreci, yeşil, ekolojist ve benzeri isimler veriliyor. İşte bu tür de, şimdi doğanın işleyişindeki karmaşanın güzelliğini bir çırpıda silip, sayılara ve parasal değerlere tahvil eden planlamacı, programlamacı bir modern mantığın, <em>sürdürülebilir kalkınma</em> adı altında geliştirdiği bir başka çeşit tahrip edici anlayış tarafından çeliniyor, evcilleştiriliyor. Karşı çıkmakla, protesto etmekle, değişim istemekle tanınan bu tür, artık katılım adına, çözüm üretmek adına, pozitif olmak adına, uzlaşmak adına, proje üretmek adına, en önemli silahından, hayallerinden vaz geçiyor. Ya da hayallerini uluslararası deklarasyonlarda yer alabilecek standart cümle kalıplarıyla ifade etmeyi, yani yitirmeyi öğreniyor.</p>
<p>Aldo Leopold, ‘<em>bir dağ gibi düşünmek</em>’ten söz ediyordu. Kaçımız bu metaforu anlayabilecek kadar bir dağ imgesine sahibiz artık? Radikal de olsak, ‘gerçekçi’ de, önce ‘tekrar’ düşünmeye ve hissetmeye başlamamız gerekiyor belki.</p>
<p>Üç Ekoloji</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=148</wfw:commentRss>
		<slash:comments>102</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>EKOLOJİ HAREKETLERİNE İLGİ DUYANLARA BİR GİRİŞ KİTABI</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=215</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=215#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Feb 2004 22:00:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Yılmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=215</guid>
		<description><![CDATA[Süleyman Yılmaz
Ekoloji, Toplum ve Siyaset
Tuncay Önder
Odak Yayınları, 2003
240 sayfa
Yirminci yüzyil buhranlar çağıydı, iki büyük savaş, atom bombası atılması ve atom bombalarının kullanılmadığı zamanlarda sürekli atom silahlarının üretildiği soğuk savaş dönemi, dünyanın her yanında birbiri ardınca gelen büyük veya küçük ekonmik krizler, tüm dünyada toplam zenginliğin artmasına rağmen yaygınlaşan yoksulluk ve her alandaki eşitsizlikler. Yeni yüzyıla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Süleyman Yılmaz</strong></p>
<p><em>Ekoloji, Toplum ve Siyaset<br />
Tuncay Önder<br />
Odak Yayınları, 2003<br />
240 sayfa</em></p>
<p>Yirminci yüzyil buhranlar çağıydı, iki büyük savaş, atom bombası atılması ve atom bombalarının kullanılmadığı zamanlarda sürekli atom silahlarının üretildiği soğuk savaş dönemi, dünyanın her yanında birbiri ardınca gelen büyük veya küçük ekonmik krizler, tüm dünyada toplam zenginliğin artmasına rağmen yaygınlaşan yoksulluk ve her alandaki eşitsizlikler. Yeni yüzyıla da yine büyük bir krizle başlangıç yapıldı, Irak savaşıyla. Geçen yüzyılda klasik siyaset anlayışları bu krizleri çözmede yetersiz kaldığı gibi bazen de daha çok derinleşmesine sebep oldu. Tüm bu sorunlara karşı altmışlı ve yetmişli yıllarda sınıf temelli olmayan yeni toplumsal hareketler ortaya çıkmaya ve etkinlik kazanmaya başladı; barış hareketleri, nükleer karşıtı muhalefet, yeni feminist hareket, azınlık hareketleri, yerel özerklik hareketleri ve ekoloji hareketi.</p>
<p>Ekoloji hareketi, yeni toplumsal hareketler içinde özel bir öneme sahiptir. Hareket bir yandan kurumsal siyasete eklemlenebilecek düzeyde bir siyasallaşma sergileyebilmiş, bir yandan da bu siyasallaşma sürecinde diğer yeni toplumsal hareket grupları için de bir çekim ve ağırlık merkezi olma yeteneğini gösterebilmiştir.</p>
<p>Ekolojinin sahip olduğu “bütünsel doğa modeli” yaklaşımı ister istemez modern bilime, akılıcılığa ve aydınlanmaya karşı felsefi arayışlara kaynaklık etmiştir. Modernitenin getirdiği düşünce yapısı ve insan merkezli bakış açısına ve klasik siyaset anlayışlarına karşı ciddi alternatifler üretebilmiştir. Yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve kitleselleşebilen çevrecilik hareketini de sıkı bir eleştiriye tabi tutmuştur. Çünkü çevrecilik, “kirlenme” boyutuyla öne çıkardığı çevre sorunlarını “teknik” bir düzeyde ele alıp çözmeye çalışırken, ekolojizm, insanı ve doğayı bütünlük içerisinde kavrayan daha geniş kapsamlı bir yaklaşım içermektedir. Çevreciler, bozulan insan-doğa ilişkilerinin, toplumun mevcut yapısı içinde düzeltilebileceğine, var olan kurumlarda yapılacak kısmi değişikliklerle sorunun üstesinden gelinebileceğine inanmaktadırlar. Ekolojizm, çevrecilikten farklı olarak, ekolojik sorunları tarihsel-fikri bir arka plandandan hareketle değerlendirir ve doğadaki kirlenmeyi (yaşamın her alanında) “modernlik” ten ayrı olarak düşünmez .Bu sorunları, belli bir zihinsel, bilimsel ve tarihsel dönüşümle ortaya çıkan modern toplumun ürünü olarak ele alır.</p>
<p>Son olarak üzerinde durulması gereken bir kavram da “Yeşil(ler)” dir. Yeşil kavramı, çevrecilikten hem anlam, hem de işlev bakımından farklılık taşımaktadır. Kavram, Alman Yeşillleri’nin başarısından sonra popülerlik kazanmıştır. Yeni kurulan ekolojizm yanlısı partilere isim babalığı yaptığı, varolan ekoloji partilerinin adlarını “Yeşil” olarak değiştirmelerini de özendirmiştir. “Yeşil” kavramı, ekoloji hareketinin partileşmesi süreciyle birlikte daha siyasal bir muhteva kazanmış ve giderek kitleşelleşen ekolojistlerin platformdaki konumlarını ifade eden bir kavram haline gelmiştir. Yeşil olmak, ekolojik sorunu bütüncü bir tarzda, ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla algılamayı, yani “endüstriyalizm” olarak tanımlanabilecek hakim ideolojiyle ekolojik sorun arasındaki bağı görmeyi gerektirmektedir.</p>
<p>Tuncay Önder’in geçtiğimiz aylarda yayımlanan “Ekoloji, Toplum ve Siyaset” başlıklı kitabında, ayrıca ondokuzuncu yüzyılda başlayan çevre korumacılıktan, ekoloji hareketine doğru dönüşümün nasıl gerçekleştiği, Batı Avrupa’da, Almanya’ da “Die Grünen”, Fransa’da “Les Verts”, İngiltere’de “Green Party” gibi Yeşil Parti’lerin ve bunların yeni siyaset anlayışlarının ne olduğu ve yeşil siyasetin geleceğinin tartışıldığını görüyoruz.</p>
<p>Ekoloji hareketi ya da ekolojizm ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir husus, yekpare bir hareketten bahsetmenin imkansızlığıdır. Ekolojik hareketin ve düşüncenin pek çok farklı hareketi ve akımı bünyesinde taşıdığı, bunun yanında, geleneksel ideolojilere eklemlendiği (ekososyalizm, ekoanarşizm, vb.) bir gerçektir. O nedenle, ekoloji hareketi yerine ekoloji hareketlerinden sözetmek daha doğru bir tercihtir. Kitabın son bölümünde derin ekoloji ve toplumsal ekolojiden, ekolojik düşüncede radikal yönelimler olarak bahsedilmekte, bunlar arasındaki farklar tartışılmakta ve son olarak da ekolojik hareketlerin birbirlerine karşı içeriden yaptıkları eleştiriler ortaya konmaktadır.</p>
<p>Ülkemizde ekoloji konusunda bu tür hareketlerin içinde bulununanlar tarafından kaynak olarak kabul edilebilecek yeterince yayın üretilmediği göz önünde bulundurulucak olursa, dışarıdan bir bilim insanı olarak Tuncay Önder’in bu kitabının ekolojik harekete ilgi duyanlar veya halihazırda içinde yer alanlar için ekoloji konusunda temel yaklaşımların neler olduğunun anlaşılması açısından aydınlatıcı bir kitap olduğunu söyleyebiliriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=215</wfw:commentRss>
		<slash:comments>109</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KALKINMA SÖZLÜĞÜ&#8217;NDEN: İHTİYAÇ</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=168</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=168#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Feb 2004 22:00:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ivan Illich]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=168</guid>
		<description><![CDATA[Ivan Illich
Bu yazı web sitemizde henüz yayınlanmamaktadır.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ivan Illich</strong></p>
<p>Bu yazı web sitemizde henüz yayınlanmamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=168</wfw:commentRss>
		<slash:comments>68</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>JOEL KOVEL İLE SÖYLEŞİ</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=174</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=174#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Feb 2004 22:00:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Joel Kovel]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmi G. Öğdül]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Şahin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=174</guid>
		<description><![CDATA[Kapitalizm, Ekososyalizm ve Yeşil Politika
Söyleşi: Rahmi G. Öğdül – Ümit Şahin
Çeviren: Nergis Ertekin 
ABD’li psikanalist, yazar, ekososyalist ve yeşil politikacı Joel Kovel, geçtiğimiz Ocak ayında İstanbul’daydı. Hindistan’da yapılan Dünya Sosyal Forumu’na giderken yolu İstanbul’a da düşen Kove,l kitaplarını Türkçe’de yayımlayan Ayrıntı Yayınları’nın düzenlediği bir toplantıda konuştu ve Açık Radyo’da yayımlanan Bağbozumları programında Rahmi G. Öğdül [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kapitalizm, Ekososyalizm ve Yeşil Politika</strong></p>
<p><strong>Söyleşi: </strong>Rahmi G. Öğdül – Ümit Şahin</p>
<p><strong>Çeviren: </strong>Nergis Ertekin<strong> </strong></p>
<p><em>ABD’li psikanalist, yazar, ekososyalist ve yeşil politikacı Joel Kovel, geçtiğimiz Ocak ayında İstanbul’daydı. Hindistan’da yapılan Dünya Sosyal Forumu’na giderken yolu İstanbul’a da düşen Kove,l kitaplarını Türkçe’de yayımlayan Ayrıntı Yayınları’nın düzenlediği bir toplantıda konuştu ve Açık Radyo’da yayımlanan Bağbozumları programında Rahmi G. Öğdül ve Yaşar Çabuklu’nun konuğu oldu. Kovel ile radyo programının kaydından sonra bir araya geldik ve uzun bir söyleşi yaparak ekososyalizmi nasıl tarif ettiğini, tinsellikten ne anladığını, kapitalizmi ve yeşil politika deneyimini konuştuk. Kovel’in aralarında son kitabı “Doğanın Düşmanı (The Enemy of Nature)” da olan çok sayıda kitabı bulunuyor. Bunlardan “Tarih ve Tin” 1994’te, Arzu Çağı ise 2000’de Ayrıntı yayınlarından yayımlanmıştı.<span id="more-174"></span></em></p>
<p><strong>Rahmi G. Öğdül -</strong> Tinsellik ile ekoloji ya da ekolojik kriz arasındaki bağlantı sizce nedir?</p>
<p><strong>Joel Kovel -</strong> Ekolojik kriz, sermaye birikimi yüzünden, dünya genelinde ekosistemlerin dengesini yitirmesi sonucu, insan ve doğa arasındaki ilişkinin genel olarak parçalanmasını vurgulayan bir terim. Tinselliğe gelince, tinsellik ruhun tecrübeleri, etkinlikleri demek. Tin ya da diğer bir deyişle ruh ise insanın, özün kendini aşarak daha öteye geçişi. Sermayenin önem kazanmasıyla birlikte ruhsallığın parçalanması kaçınılmazdır. Örneğin farklı köktenciliklerin dünyayı nasıl da etkilediğini insanların farkettiğini sanmıyorum. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hıristiyan köktencilik, musevi köktencilik, hindu köktencilik, islami köktencilik… Benim düşünce tarzıma göre bunlar, dünya genelinde ekosistemlerin çöküşüne karşı verilen ruhsal reaksiyonlardır. Eğer bir ekosistemi tabiatın öğeleri arasındaki bir bağlantı olarak düşünecek olursanız, insan toplumlarını insan ekosistemleri olarak görmek mümkün olacaktır. Farklı tinselcilikler, ekosistem öğelerinin birbirlerine nasıl bağlandıklarını göstermenin birer yolu ve tinselcilik insanın, özün, kendisini aşarak onu kendisinin ötesi ile ilişkilendiren bir şey olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Dolayısıyla dehşet bir parçalanma ile karşı karşıya kalıyoruz. Marx ve Engels daha 1948’lerde yzdıkları komünist manifestoda, bildiğiniz o ünlü deyişleriyle, kapitalizmin yükselişi ile birlikte katı olan herşeyin buharlaşarak havaya karşıtığını söylemişlerdi. Bu da, kapitalist dönem öncesi ilişkilerin hepsinin yok edildiği, istila edildiği ve parçalandığı anlamına geliyor. Biliyorsunuz, biz bunu ‘modernite’ adı altında, insanların kendilerini yerleştirdikleri, içinde umarsızca hareket ettikleri yeni bir dünya düzeni adı altında yüceltiyoruz. Modernite, hep sermayenin himayesi altına sığınarak, yaşamda tüketici olarak var olmayı seçenleri ve emek piyasalarını ele geçirdi. Ve her halükarda, geleneksel toplumların parçalanması, dünyanın hemen her yerinde yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanın yaşamlarındaki tutarlılığın, bütünlüğün ve anlamın inanılmaz ölçülerde yitimi anlamına geldi. Kapitalizmde servet üretilir, ancak amaç ve anlam gibi kavramlar, belki de daha büyük şeylerin anlamı yitirilir. Bu yıkım, materyalizmin kurbanları ile birleştiğinde tıpkı petrol gibi, aslında size ait servetlerin de elinizden alınması anlamına gelir.</p>
<p>Geleneksel yetkelerle tekrar ileri sürülen İncil’in kelamını, Kuran’ın kelamını, alimlerin, üstatların, tapınakların, hükümdarların kelamını empoze ederek moderniteyi silip geçen, moderniteyi kaçıran bir köktenci ayaklanma yaratılması anlaşılır bir durum. Zira kapitalizm tutarsız. İnsanlar böylece amaç ve anlam hislerini, itibarlarını geri kazanıyorlar. Ya da bu, en azından onlara bir umut veriyor. İşte, bence bu yüzden köktenci tinselcilikler bu denli kuvvetli. Ancak diğer taraftan, elbette yıkıcı yanları da var. Ben şahsen bunu kapitalizme karşı verilmesi gereken tam da uygun bir cevap olarak göremiyorum. Çünkü, aslında kapitalizmi zayıflatamıyor. Evet, kapitalizme düşman, ama bir alternatif olarak ortaya çıkmıyor. Ve kapitalizm öyle güçlü ki, bünyesine pek çok şeyi katarak güçlenip büyüyor ve dünyayı yok ediyor. İşte bu, ekolojik krizin en dehşet tarafı. Ayrıca ekolojik krizi aşabilmemiz için, kapitalizmi aşmış, -ki bu da temelinde ataerkil olan köktencilik üzerine kurulu olmayan, yeni tinselcilik biçimleri geliştirmemiz anlamına gelecektir- bir dünya inşa etmememiz gerekiyor. Köktencilik, aslında güçten düşen babanın otoritesini yeniden güçlendiriyor. Bilirsiniz, emirleri veren babadır ve her şey buna göre gelişir. Ancak, aslında dünyamızın başına musallat olan en büyük sorunun kökeni de bunda yatıyor. Kapitalizm, ataerkil bir biçimde gelişti ve asla ataerkilliğin yerini almadı. Sadece bunu başkalaştırarak kullandı. Bu yüzden ataerkil olmayan yeni tinselcilikler geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Özgürleşmiş insan üretimine, post kapitalist ilişkilere dayalı, daimi bir yeni dünya üzerine kurulu tinselcilikler. Belki, artık ‘yeter!’ demenin vaktidir.</p>
<p><strong>Ümit Şahin &#8211; </strong>Ekolojist hareketlerin tinselciliği ya da bu tür eğilimleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunlar, sizin de bahsettiğiniz gibi ataerkil düzene karşı çıkarak daha feminen, daha anaç değerleri vurguluyorlar. Bu konudaki fikirleriniz nelerdir?</p>
<p><strong>J. Kovel -</strong> Doğrusu bu bir adım, ama maalesef tek bir adım. Ve kolaylıkla yakalanıp izole edilerek temel bir değişim üretmesi engellenebilir, zira bugün en önemli şey kapitalizmin, kapitalist toplumun feminist eleştirisini üretmek. Sonra ekofeministler var, bunların hepsi büyük önem arz ediyor. Hatta feminist ayrımcılık yapan, babaya tapmanın yerine anneye tapmayı koyan bir çoğunluk da var, ki bence bu genel anlamda tercih edilebilir, hiç olmazsa o kadar şiddet içermiyor. Ancak ben bunların bir yere varacağını düşünmüyorum. Elde ettiğimiz salt soyutlanma oluyor. Kapitalizm göz ardı edilerek aşılamaz. Kapitalizmi aşmak için içinden geçmeli, yarıp öte tarafa ulaşmalısınız. Yeni üretim yolları keşfetmelisiniz. Gerçekten de başka bir toplum yaratmaya çalışmalısınız. Yeryüzünde ekolojik olarak yaşamamıza olanak sağlayacak teknoloji biçimleri geliştirmelisiniz. Her düşünce tarzına açık politik uygulamalara ihtiyacımız var. İnzivaya çekilmekten ya da geri çekilmekten kaçınmalıyız. Zira bu, ruhani bir çıkmaz anlamına gelecektir. Bir başka açıdan baktığımızda, tinselciliğin en önemli eksiği kapitalizmin gerçek anlamda bir eleştirisinin yapılmıyor olması. Kapitalizmi görmezden gelmek ya da kapitalizmi yok saymak, tinselcilerin bir tavrı. Ancak bana göre, kapitalizmi yok sayamazsınız, unutup gidemezsiniz, zira kapitalizm yaşamanızın her köşesini şekillendiren bir şey. Amerika Birleşik Devletleri’ne baktığımızda, rahat bir hayat yaşamak isteyen feministlerin, gidip dünya ile dans edebilecekleri bir inziva köşesi bulduklarını görmek mümkün. Bu insanlar gerçekten hoş insanlar, hatta içlerinden bazıları benim iyi arkadaşlarım, ama bu tavırları ile açıkça görülüyor ki kapitalizm ile hiçbir şekilde mücadele etmeye kalkışmıyorlar.</p>
<p><strong>R. G. Öğdül -</strong> Sizin “Kapitalizm, Doğa ve Sosyalizm” ve “Sosyalist Ekoloji” diye dergileriniz var, öyle değil mi?</p>
<p><strong>J. Kovel -</strong> Hayır, bu tek bir dergi. Dergimizin alt başlığı ‘sosyalist ekoloji dergisi’.</p>
<p>R. G. Öğdül &#8211; Bir de sosyal ekoloji var. Sizce sosyal ekoloji ile sosyalist ekoloji kavramları arasında ne gibi farklar var?</p>
<p><strong>J. Kovel -</strong> Aslında ikisi de büyük ölçüde birbiriyle örtüşen kavramlar. Aralarında köktencilikle olduğu kadar farklar ya da düşmanca çelişkiler olduğunu düşünmüyorum ne sosyal ekolojinin, ne de sosyalist ekolojinin. İkisi arasında bazı gerilimler mevcut, ama düşmanca çelişkiler yok. Sosyal ekoloji hiyerarşi üzerine odaklanıyor, sosyalist ekoloji ise kapitalist üretimin etkileri üzerine. Gerilim buradan doğuyor. Başka bir açıdan bakarsak, basit bir hiyerarşi meselesinden ziyade, beni şahsen tahakküm, başkalarının kaderine el konması, başkalarının kontrol altına alınması gibi meseleler daha fazla rahatsız ediyor. Çünkü, hiyerarşi aslında insan tabiatında olan bir şey. Aslında bazı hiyerarşiler olmasa, belki de insan olamazdık. İnsanlar dünyaya herhangi bir içgüdüsel bilgiden yoksun olarak geliyorlar. Pek çok şeyi geleneklerden, bizden önce yaşamış olanlardan öğrenmek durumunda kalıyoruz. Bu nedenle eğitim de belli bir dereceye kadar hiyerarşi içeriyor, aslında size vereceği bir şey olan bir öğretmen ortaya çıkıyor ve siz de “ne bileyim, bilen sensin, sen söyle!” diyorsunuz. Yani burada da hiyerarşik ilişki söz konusu. Tek sorun, hiyerarşinin tahakküme dönüşüyor olması ve aradaki fark, hiyerarşinin tahakküm olmaması gibi tahakküm altına almamanın da karşılıklı alış veriş anlamına gelip gelmediği. Gerçek bir öğretmen önce öğretir, ancak daha sonra geri çekilmesi ve öğreneni kendi haline bırakması gerekir. Bilmeyen onlardır. Siz öğretirsiniz. Ve öğretirken de öğrenmelerini sağlayabilmek için kuvvetli bir otoriteye sahip olmanız gerekir. Ama aynı zamanda onların büyümesine ve vakti geldiğinde herşeyi devralmalarına da izin vermeniz gerekir. İnsan mevcudiyeti aslında budur, böyle olmalıdır. Yani, nihayetinde tahakküme dönüşmüş hiyerarşiler vardır. Tahakkümden bahsederiz. Tarihte ortaya çıkmış tahakküm kalıplarından bahsederiz, ki bence hepsinin kaynağı cinsiyettir. Cinsiyet tahakkümünden sınıf tahhakkümü doğar. Sınıf tahakkümünden, günümüzün sınıf tahakküm biçimi olarak ortaya çıkan kapitalizm doğuyor. İnsanlar, kapitalist üretim ilişkilerinin buyruğu altında. Artık insani varoluşlarından uzaklaşıyorlar. İşte benim fark olarak gördüğüm şeyler bunlar. Ancak bunlar asla düşmanca farklar değil. Elbette geçmişte zaman zaman ortaya çıkmış düşmanlıklar olagelmiştir, ancak bu insanın tabiatından kaynaklanır bir durumdur, yani insan da hataları, eksiklikleri olan bir varlıktır. Ancak bunlar, bahsettiğim anlamda köktencilikten çok daha önemsiz kalan meselelerdir.</p>
<p><strong>R. G. Öğdül &#8211; </strong>Anarşist olarak adlandırılmaktan rahatsız olur muydunuz?</p>
<p><strong>J. Kovel -</strong> Hayır, hiç, ama sakın beni köktenci olarak nitelemeyin! <em>(gülüşmeler)</em></p>
<p><strong>Ü. Şahin &#8211; </strong>Sosyalizmi ekolojik hareket dahilinde vurgulama gereğini neden duyuyorsunuz? Yeşil hareketin içerisinde olduğunuzu biliyoruz, Yeşil Parti’ye üyesiniz, yeşillerle çalışıyorsunuz ve biliyoruz ki pek çok yeşil ekolojisttir, bazıları daha anarşisttir, bazıları ise sosyalist. Ancak siz, ekolojik düşünce ve ekolojik hareket dahilinde sosyalizmi özellikle vurgulamayı tercih ediyorsunuz. Neden buna ihityaç duyduğunuzdan biraz bahseder mizsiniz?</p>
<p><strong>J. Kovel -</strong> Son kitabım <em>Doğanın Düşmanı</em> <a href="#_ftn1">[1]</a>’nda da savunduğum üzere, olayların nedenlerine bakmanın pek çok farklı yolu mevcut ve ben de etkin neden kavramını geliştirdim. Yani, diğer nedenleri de açıklayan bir neden, durumu özünde taşıyan bir neden. İzleye izleye en uca kadar varabileceğiniz ve bu nedeni değiştirdiğinizde, temel durumun kendisinin de değişeceği bir neden. Ben bunu kapitalizm olarak tanımlıyorum&#8230; Bence kapitalizm, insan emeğini kontrol altında tutmanın, ya da temelde tahakküm etmenin, üretici insan gücünü kontrol altında tutmanın, insanı yabancılaştırmanın ve onu artı değere dönüştürmenin bir yolu. Benim düşünceme göre, bu kuramsal bir temel oluşturmalı. Fiili politika açısından, bence politika anti-kapitalizm ile başlar. Ancak, “ben anti-kapitalist bir dünya istiyorum” dediğinizde, bu sizin kapitalizmi aşmış, kapitalizmden öteye giden bir şey inşa etmeyi istemeniz anlamına geliyor. Bence kapitalizm, insanların kendi yapıcı güçlerini özgür bir şekilde kullanabildikleri bir dünya inşa etmek anlamına geliyor ve bu özgürce üretme kapasitesi, sosyalist gelenekte anlaşılabilir bir şey. ‘Doğanın Düşmanı’nda üzerinde önemle durdum ki, geçen yüzyılın sosyalist gelenekleri bu umudu karşılayamamış ve yetersiz kalmıştır. Aslında emeği kontrol altına alarak, insanları üretici olmayan güçten uzaklaştırdılar. Bunu defalarca gördük.</p>
<p><strong>Ü. Şahin – </strong>Sizce sorun sadece otoriter sistemler oluşturmuş olmaları değil yani?<strong> </strong></p>
<p><strong>J. Kovel &#8211; </strong>Kesinlikle değil. Belirtmek istiyorum ki, benim <em>Doğanın Düşmanı</em>’nda bahsettiğim sosyalizm, geçen yüzyıldaki, sosyalizmin ilk devrinden çok farklı bir sosyalizm. Ben buna ekososyalizm diyorum ve ekososyalizm dememin sebebi de bu sosyalizmde, insan üretici gücünün, artık gelişmekte olan ekosistemler üretecek olmasıdır. Bir ekosistem, doğada birbirleriyle içsel bir ilişkisi olan tüm unsurların toplamı, onların bir bütünüdür. Bu unsurlar bir araya gelir ve bir form oluştururlar. İnsan ekosistemleri de, insanın yaratıcı olarak sisteme girdisel bir etkisinin bulunduğu bu formun oluşma şekillerinden sadece birisidir. Biliyorum, bu biraz kulağa soyut geliyor, ancak bunun en basit örneği bir anne ile çocuk, ya da bir bahçenin ekilmesi. Bahçe, insanların dışarıdan müdahale ettiği bir ekosistemdir. Eğer serpilip gelişen bir bahçe yapacak, düzenleyecek olursanız, bu bahçede hangi unsurların bulunacağına siz karar verirsiniz. Bu ve başka unsurları, tohumları, suyu, ışığı, ısıyı bir araya getirerek bahçenizin nasıl olacağına karar verirsiniz. Sınıf ortamı da buna benzer bir örnektir. Sonuçta sınıf da bir ekosistemdir. Öğrencilerin her birisi ayrı ayrı, bu ekosistemdeki bilinç merkezleridir ve asıl mesele, bizim bu sınıfı nasıl üretken, verimli bir hale getireceğimiz, bu sınıf dahilinde nasıl daha dolu, daha gelişmiş insanlar üretebileceğimizdir. Siyasi bir parti de benzer şekilde bir ekosistem olarak görülebilir. Buradan hareketle üretim fikrini, insanların yaratıcı bir şekilde müdahele ettikleri tüm ekosistemlerin üretimi şeklinde genellemek istiyorum. İşte, benim ekososyalizm diye adlandırdığım şey aslında bu.</p>
<p>Sosyalizm fikrini ideolojik olarak tamamlamaya hazır değilim, ancak tüm bu söylediklerimi daha iyi toparlayacak başka bir sözcük de bilmiyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nde siyasi hareketlerle ilgili ilginç bir yaklaşım vardır: işbirliğine dayalı toplum (<em>cooperative commonwealth</em>). İnsanların toplanıp bir araya geldiği ve işbirliği içinde, birarada yarattıkları işbirliğine dayanan bir dünya. Ancak, bu kavramı ekolojik bir bakış açısıyla ele alabileceğimizi pek sanmıyorum. <em>Eco-cooperative commonwealth</em> bir kere kulağa tuhaf geliyor. Ayrıca bence sosyalizm, dünyanın genelini ve insanları düşündüğümüzde, yapmaya çalıştığımız şeyi düşündüğümüzde, diğer terimlerden çok daha iyi bir terimmiş gibi geliyor bana. Ayrıca insanlar bu sözcüğe daha aşina, içeriğini daha iyi anlıyorlar, hem de sözcüğün belirli bir rezonansı var. Aslında hayatta isteyeceğim en son şey, ‘dogmatik bir sosyalist’ olarak adlandırılmak. Benim bahsettiğim sosyalizm çok farklı bir şey. Geçen yüzyılın sosyalizmlerinden oldukça farklı.</p>
<p><strong>Ü. Şahin &#8211; </strong>Sizin duruşunuzla ‘Monthly Review’ dergisi çevresi arasında ne gibi bir fark var? Onlar kendilerini ‘Marksist Ekolojist’ olarak adlandırıyorlar.</p>
<p><strong>J. Kovel &#8211; </strong>Evet, Marksist. Ben yeşil ve kızılın yakınsamasına çok inanıyorum. Ben ekososyalizm dediğim zaman, özünde yeşil-kızılı kastediyorum. Bir kızıl şart, bir yeşil şart koymak istiyorum ve ikisinin birbirlerine yakışması gerektiğini düşünüyorum. Sosyalist bir ekolojiye, ekolojik bir sosyalizme ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Zira, eğer sermayeyi dönüştürmezsek, sermaye dünyamızı yok etmeye devam edecek. Temizleyebilecek olsak bile, bir ya da başka bir yeri temizleyebilmek için ekolojik bir sosyalizme ihtiyacımız var, çünkü bu, doğayı değiştirebileceğimiz ve doğanın kendi kendine serpilip gelişmesine izin verebileceğimiz tek yol. ‘Monthly Review’deki kişilere gelince, bunlardan bazıları benim yakın dostlarım, yoldaşlarım ve bu kişilerin bazıları, tüm bu sorunların cevabının klasik Marksizm’de yattığını savunuyorlar, ancak ben bu fikre hiç katılmıyorum. Evet, Marx, birçok insanın farkettiğinden çok daha fazla şey söyledi doğa hakkında. Hem de çok ilginç şeyler. Ancak Marx, hiçbir şekilde içinde bulunduğumuz, bulunacağımız ekolojik krizi kavrayamazdı, çünkü bu krizin aldığı en berbat halden çok uzun yıllar önce yaşadı ve olanların hiç birini tam anlamıyla görmedi. Eğer sağ olsaydı, o bile dünyanın yeni bir döneme girdiğini ve sadece bu yüzden, Marksizmin sil baştan ve yeni bir gözle ele alınması gerektiğini söylerdi. Marx, sermayenin emeği sömürmesinin ilk ortaya çıktığı dönemlerde yazdı. Dünya genelinde, insani ve doğal ekosistemler de dahil olmak üzere, ekosistemlerin azalmasını, yokolmasını görmedi. İşte bu yüzden, klasik Marksizm’in tüm cevapları bünyesinde barındırdığını iddia etmenin, biraz ortodoks bir dünya görüşünü empoze etmeye çalışmak olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ü. Şahin &#8211; </strong>Şimdi biraz daha popüler, biraz daha güncel bir soru: ABD başkanlık seçimlerinde adaylığınızı koymuştunuz…<strong> </strong></p>
<p><strong>J. Kovel &#8211; </strong>Evet, kazanamadım. <em>(gülüşmeler)</em></p>
<p>Ü. Şahin &#8211; Peki, bize biraz bunun hikayesini anlatır mısınız? Neden Yeşil Parti’de Nader’a karşı aday adayı oldunuz? Sizin yaklaşımınızdaki farklar nelerdi? Bugünkü Avrupa’nın yeşil partileri hakkındaki fikirleriniz neler?</p>
<p><strong>J. Kovel &#8211; </strong>Evet, bu biraz uzun bir soru oldu. Cevabım biraz uzun kaçarsa umarım sıkılmazsınız. Keza, bu soruya oldukça uzun bir cevap verebilirim. Evet, bu mesele çok önemli. Herşeyden önce, Birleşik Devletler’de Yeşil Parti’ye katıldım, çünkü yeşil siyasetin, ekososyalist dönüşümün çok önemli bir parçası olduğuna inanıyorum. Bence yeşil politika, ekolojik krizin anlamını kavrayan bir politika. Sermayenin olduğu gibi, yerlerin, toplumların, ekolojik parçalanmanın, doğrudan ekolojinin istila edildiğinin farkına varan bir politika. Ancak, bu tür bir siyaseti benimsiyorsanız, gerçek ve somut bir dönüşümü de içeren bir programa kendinizi adamalısınız. Sadece arkanıza yaslanıp, devrimin olacağı uzak bir tarihten bahsetmemelisiniz! Benim ‘öngörülü’ olarak niteleyeceğim adımlar atmalısınız, ki bu da bugün gerçekleştireceğiniz bir değişimin, gelecekte daha büyük değişimlere açacağı yollara işaret eder. Seçim siyaseti, bunu yakalamak için oldukça tehlikeli bir alan, en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde. Zira, insanları içine çekmek ve daha sonra da merkeze sürüklemek gibi bir tavrı var. Seçime katılan bir partiye adım atarak, seçilmek için, daima ödün vererek merkeze yaklaşabiliyorsunuz. Sanırım Yeşiller de iktidarı istiyor, nerede olurlarsa olsunlar, isteme eğilimindeler. Avrupa hareketinde çok iyi arkadaşlarım var, onlar da iktidarı elde ettiklerinde, erdemlerini muhafaza ediyorlar, evet, ama yaratıcı demokratik-devrimci duruşlarını yitiriyorlar. Her zaman yeşil politikanın devrimci bir politika olması gerektiğini düşünmüşümdür. Bir yeşil olarak seçimlere katıldım ve aday oldum. Bu her yeşilin yapması gereken bir şey bence. Bence yaratıcı bir şekilde, mevcut toplumlar dahilinde gerçekleştirilmesi imkansız parti programları önermelisiniz. Ancak herşeyden önce söylemle, sonra da siyasi eylemle insanları yetersizlikleri ve yoksunluklarından haberdar etmeli, onları bilinçlendirmelisiniz. Bu yüzden ben, hiç böyle bir iktidarı elde etme hevesine kapılmadım. Daha ziyade, insanları daha bilinçli, daha farkında ve daha devrimci bir hale getirmekti benim amacım. Zaten başkanlığa adaylığımı koymadan evvel, New York’da Senato seçimlerine girmiştim, 1998 yılında, New York eyaletinde Yeşil Parti’den asıl aday oldum. Gerçekleri hedefleyen programlar seçtim. Asıl işe koyulmamı sağlayan mevzu, küresel ısınma meselesiydi. ABD Senatosu Kyoto Protokolünü kabul etmeye yanaşmıyordu. Bu çok ciddi bir sorundu, aynı zamanda da mide bulandıırıcı ve olmasını beklediğiniz bir şeydi. Küresel ısınmayla ilgili programlar geliştirdim. Değil Kyoto protokolündeki gibi %7, %10, karbon emisyonlarını %70 azaltmayı hedefleyen bir program. Yeni ulaşım yolları, yeni sanayileşme şekilleri üzerinde çalıştım. Fosil yakıtlarla sınırlı olmayan, endüstri sürecinde benimsenebilecek yeni ekolojik enerji biçimlerini de konuya dahil ettim. Oldukça kapsamlı bir program hazırladım sonuçta. Gerçekleştirilmesi kesinlikle imkansız bir program. Ancak mevcut sistemimizin halini ortaya serecek bir programdı bu ve tabii gelecekte nelere ihtiyaç duyacağımızın bir göstergesi. Elbette kaybettim. Dikkate değer bir oy da alamadım. Ancak asıl önemli olan taraf, Yeşil Parti’yi New York eyaletinde de sandığa sokmuş olmamızdı.</p>
<p>2000 senesi, Yeşil hareketin büyümesi için iyi bir seneydi. Ralph Nader de adaydı. Nader harika birisidir. Amerika’da gayet iyi tanınır ve oldukça da önemli, nüfuzlu bir şahsiyettir. Arkasında sağlam bir örgütlenme vardır. Harika bir örgütçüdür ve pek çok kurum kurmuştur. Yapıp ettikleri saymakla bitmez. O sıralarda, bir aday olarak çok iyi bir adaydı. Hatta bence çok çok iyi bir adaydı. Benden çok daha iyi bir aday, çünkü tüm o şöhret ve tanınmışlık ile benim alabileceğimden çok daha fazla oy toplayabilirdi. Ancak tüm o oyları toplayabilecek olmasının asıl nedeni, onun siyasetinin benimkine oranla daha az radikal olmasıydı. Onun siyaseti gerçekten anti-kapitalist değildi. Onunkisi gibi siyasetlere, biz Amerika’da popülist siyasetler diyoruz, çünkü yurttaş hareketleri üzerine inşa edilen bir siyaset oluyor bu. Şirketlerin güçlerini vergilerle ya da şu ya da bu biçimde sınırlamak için karşıt kurumlar oluşturacak bir siyaset. Ben insanlara sordum, yeşil politikanın bu sınırı aşmaması mı gerekiyordu? Ben bizim şirketleri, kuruluşları sınırlandıracak değil, daha en alt seviyelerden itibaren, bu şirket ve kuruluşların yerine işbirlikçi ve üretici kooperatifler geçirecek ve emeği gerçek anlamda demokratikleştirecek sosyalist içerikli bir siyaset izlememiz gerektiğini anlattım. Gücümüz bu şirket ve kuruluşları düzenlemenin ötesinde, bazı şeylerin kendi kendine olabilmesini de sağlamaya yeter. Bir de, Nader’in siyasetinin oldukça ekonomist ve hukuksal bir tarafı vardı. O, kanunları ya da iktisadi politikaları nasıl değiştirebileceğinizle ilgileniyordu. Cinsiyetçilik ya da ırkçılık gibi mevzular, onu fazla alakadar etmiyordu. Bu konularla ilgilenen bendim. Ve ben yeşil politikanın insanların bulunduğu, yaşadığı yere yakın olması gerektiği, yaşamın içinden olması gerektiğine inanıyordum. Yaşamsal kaygılarımıza değinmeliydi.</p>
<p>Neyse, sonuçta ben bir on yıldır Yeşil Partilerle çalışıyorum, ki 1998 kampanyası da buna dahil. Birinin Yeşil Parti’den aday olması gerektiğini düşünmüştüm. Ancak, onlar üç nedenden dolayı kaybettiler. İlk neden, yeterince radikal olamamamızdı. İkinci neden, biraz fazla ekonomist bir programdı. Üçüncü ise, olup biten herşeyin temelde Yeşil Parti’nin aleyhine gelişmiş olmasıydı. Aslında ilkesel olarak, biz kendimizi halktan gelenler olarak niteliyoruz. Demokrasi anlayışımız da buna dayalı olmalı. Sonuçta demokrasi halktan gelmeli. Ancak demokrasi halktan gelmiyordu. Ralph Nader adında harika birisi vardı ve o, Yeşil Parti’yle birlikte hareket edecekti. Tıpkı bir atın arabayı çekmesi gibi. O aslında Yeşillerin içinden birisi değildi. Ben de Kaliforniya Eyaleti’nden adaylığımı koydum, ki Birleşik Devletler açısından baktığımızda Kaliforniya, yeşil politikadaki en önemli eyalettir, yani yeşillerin belli bir sayının üzerinde olduğu bir eyalet. Sonuçta adaylığımı koydum, çok iyi zamanlar geçirdim, ama ön seçimlerde ben kaybettim, Nader kazandı ve Yeşil Parti’den başkan adayı o oldu.</p>
<p><strong>Ü. Şahin &#8211; </strong>Tekrar adaylığınızı koyacak mısınız?<strong></strong></p>
<p><strong>J. Kovel &#8211; </strong>Aslında <em>Doğanın </em>Düşmanı’nı kaleme almak için eve döndüm. Bu kitabı bitirmek için. Yeniden aday olur muyum, bilmiyorum. Kesinlikle böyle bir arayış içinde değilim. Ancak eğer şartlar gerektirir de, bir fırsat çıkarsa olabilir. Yani, hiçbir koşul altında adaylığımı koymam demiyorum. Sonuçta çok hoşuma gitti, insanlarla tanışmak çok güzeldi. Bence Ralph Nader etkin bir konuşmacıydı, ama ben kampanyayı daha iyi yürütüyordum.</p>
<p><strong>Ü. Şahin -</strong> Bazı insanlar Yeşil Parti’yi Bush’un seçilmesine neden olmakla suçluyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?</p>
<p><strong>J. Kovel &#8211; </strong>Bu biraz ince bir konu aslında. Elbette asla emin olamazsınız. Aslında Nader’in, diğer aday Al Gore’u sola iterek ve daha fazla oy almasını sağlayarak ona yardım ettiği de söylenebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yeşil politika oldukça sağa kaydı ve aslında her iki partinin de, medya tarafından da öne çıkarılan temel sağ kanat fikirlerini ve sistemin gerektirdiklerini kabul ettiklerini söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden pek çok Amerikalı oy bile vermiyor. Keza Amerikalıların çoğu aslında sola daha yakınlar. Aslında meseleye genel olarak bakacak olursak, Yeşiller bir türlü iyileşmeye gidemiyorlar. Hala kendi adaylarını çıkartamıyorlar. Bunun sonucu da çok kötü olacak. Şu aralar Ralph Nader’in yine gündemde olması kötü bir fikir. Bugün şu noktada Amerikalılar Bush’tan nefret ediyorlar, hatta ziyadesiyle nefret ediyorlar. Seçilse bile ondan nefret eden milyonlarca insan olacak. Bu kişiler 2004 yılında Ralph Nader’e eski desteği hiçbir şekilde vermeyecekler. Ben de bu sefer Nader’i desteklemiyorum. Bir yeşil olarak hareket edeceğini de sanmıyorum. Ancak neler olacağını kimse bilemez tabii…</p>
<hr size="1" /><a href="#_ftnref1">[1]</a> The Enemy of Nature &#8211; The End of Capitalism or the End of the World?, Zed Books, 2002</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=174</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NASIL BİR ÖRGÜTLENME, NASIL BİR MUHALEFET?</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=202</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=202#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Feb 2004 22:00:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Forum]]></category>
		<category><![CDATA[Enver Avcı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=202</guid>
		<description><![CDATA[Enver Avcı
Yanılmıyorsam 1991 yılıydı. Bodrum Kara ada, Eskişehir Bankası tarafından hazineden turistik tesis ve konut yapılmak üzere kiralanmıştı. Kara ada, hem tarihi hem de doğal sit alanı olması gereken bir yerdi. Ayrıca yapılaşmaya açılması Bodrum açısından büyük sorunlar yaratacaktı. Yeşiller bir kampanya başlattılar. Kara ada Bodrumlularındır, bize sordular mı, Kara ada kara kalsın, kararı biz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Enver Avcı</strong></p>
<p>Yanılmıyorsam 1991 yılıydı. Bodrum Kara ada, Eskişehir Bankası tarafından hazineden turistik tesis ve konut yapılmak üzere kiralanmıştı. Kara ada, hem tarihi hem de doğal sit alanı olması gereken bir yerdi. Ayrıca yapılaşmaya açılması Bodrum açısından büyük sorunlar yaratacaktı. Yeşiller bir kampanya başlattılar. Kara ada Bodrumlularındır, bize sordular mı, Kara ada kara kalsın, kararı biz veririz, kapalı kapılar ardında alınan kararlara hayır, demokrasi hemen şimdi gibi sloganlar, toplantı ve protestolarla yarımadalıların, yerel yönetimlerin, çevrecilerin büyük çapta desteği ile hükümet geri adım attı ve kara ada projesi iptal edildi. Büyük çapta bir yerel inisiyatif sağlanmıştı. Bu olayda.yeşil düşünce, yeşil politika doğru konmuş ve başarıya ulaşılmıştı. İşin içindeki holdingler açısından bakılırsa, bu aynı zamanda küreselleşmeye karşı da bir başarıydı. Çünkü geri adım atmışlar ve proje iptal edilmişti.</p>
<p>Buna benzer bir başarı Bodrum hava alanının yapımında da elde edildi. Yine küresel boyuttaki iki holding uluslararası destek sağlanarak yenilgiye uğratıldı ve Bodrum hava alanı projesi iptal edildi. Kanaatimce yeşil düşünce ve politikaların geleceği burada yatmaktadır. Yani yerel inisiyatiflerin yaratılmasında. Bu alandaki başarılar yeşillerin geleceğini belirlemede tayin edici rol oynayacaktır. Bu aynı zamanda yeşillere olan inancı ve güveni de arttıracak, onların yerel politikalarda daha etkin hale gelmesini sağlayacaktır. Yeşillerin hayatın içine girmesi ve politikayı kendi gündemleriyle yapmaları da bu sayede mümkün olabilir.</p>
<p>Yeşil hareketlerin ortaya çıkış nedenlerinin başında küreselleşme karşıtı olmaları gelmektedir. Yani yeşil düşünce ve politikaların geleceği büyük oranda küreseleşmeye karşı geliştirecekleri alternatif politikalara bağlıdır. Yeşiller bu konudaki düşüncelerini çeşitli yayınlarla ifade etmektedirler. Hatta daha ötesinde çeşitli yeşil partiler bunları programlarında belirtmektedirler. Bunları burada tek tek ele alıp tartışacak değiliz. Ancak yeşil hareketlerin dikkat etmeleri gereken en önemli konu Avrupa’daki bazı yeşil partilerin evcilleşen muhalefetleridir. Özellikle biz Türkiye yeşilleri bu konudaki tavrımızı belirginleştirmeli ve toplumsal yaşamın her alanındaki düşünce ve siyasetimizi ortaya koymalıyız. Tabii ki muhalefet şeklimizi de.</p>
<p>Ülkemizde yeşiller geleceklerini tartışırken nasıl bir muhalefet yapacaklarını da tartışmalıdırlar. Günümüzde dünyanın birçok yerinde küreselleşme karşıtları bir araya gelip küreselleşmeye karşı çeşitli gösteriler yapmaktalar. Zaman zaman Türkiye yeşilleri de küreselleşme karşıtlarıyla bu gösterilerde yer almaktadır. Bu küresel boyuttaki bir muhalefet tarzıdır. Benim asıl değinmek istediğim konu ise yerel muhalefetlerin nasıl örgütleneceğidir. Bizi yaşatacak, politik gündemdeki yerimizi belirleyecek, kendimizi topluma ifade edeceğimiz asıl muhalefet tarzı bu olmalıdır. Bu aynı zamanda bizim örgütlenmemizin de temel dayanağıdır. Yeşiller politik birikimlerini, güç ve olanaklarını bu yöne kanalize etmelidirler.</p>
<p>Gündem yeşillerin geleceğinin tartışılmasından ziyade nasıl bir geleceği olacağının tartışılmasıdır. Kanaatimce yeşiller bunu çoktan aştılar. Asıl tartışılması gereken konu nasıl bir gelecek sorusuna verilecek ceavaptır. Bu konudaki çözümlemeler ve tartışmalar daha canlı ve daha pratik çözümleri de beraberinde getirecektir. Sorunun temeli nasıl bir örgütlenme nasıl bir muhalefet sorusunda yatmaktadır.Yeşil politika ve düşüncenin geleceği bunların tartışılmasında ve hayata geçirilmesindedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=202</wfw:commentRss>
		<slash:comments>120</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TOPRAK ETİĞİ</title>
		<link>http://www.ucekoloji.net/?p=196</link>
		<comments>http://www.ucekoloji.net/?p=196#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Feb 2004 22:00:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yeşil Düşünce Klasikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aldo Leopold]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ucekoloji.net/?p=196</guid>
		<description><![CDATA[Aldo Leopold
Bu yazı web sitemizde henüz yayınlanmamaktadır.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aldo Leopold</strong></p>
<p>Bu yazı web sitemizde henüz yayınlanmamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ucekoloji.net/?feed=rss2&amp;p=196</wfw:commentRss>
		<slash:comments>174</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

